Kaybedenlerin Tesellisi.Karacadağ.
Kaybedenlerin Tesellisi.
bize Kaybedenlerin Tesellisi Anlatabilirmisiniz.
Bu kitabın yazılmasında bana çıkış noktasını veren kardeşim Nazım oldu. Nazım kaybedilmişti. Mutlaka onun için bir kitap yazmayı düşünüyordum. Aynı zamanda kitabın yazılmasında annemin de katkısı oldu. Onun için de bir şeyler yapmalıydım ama ben bunu kitabın önsözünde yazdım kısaca. Fakat olduğu gibi gerçekliği yazmak zordu.
Yani Nazım’ın kardeşiyim, annem bir Cumartesi Annesi. Onları duyarak, hissederek yazmak çok sancılıydı. Kanatıyordu insanı gerçekten. Elim kaleme varmıyordu. Böyle uzun yıllar boyunca bunun sancısını yaşadım.
Fakat ona dedim ya, edebî bir yöntemle biraz dolayarak, bir aile, kurgu bir aile üzerinden hem annemi hem Nazım’ın bende yarattığı durumu yazabildim ama sorun sadece bir kardeşin kaybedilmesi sorunu da değildi.
İşte edebiyattaki yaratıcılık burada başlıyordu. Yani ben sadece bir hikâyeye ya da hikâyenin yarattığı acıyı yazarsam son derece dar kalırdı. Kaldı ki Nazım’ın kaybedildiği ülkede halklar kaybetmiş. Kürt halkının kaderi kaybedilmiş. Ermeniler, Ermenilerin yüz yıllık kaderi kaybedilmiş, Ezidiler kaybedilmiş, Asuriler kaybedilmiş. Urfa, Diyarbakır cenahı tam da bunun merkezi durumundadır.
Ben bu romanda çıkış noktası annemle Nazım olmasına karşın, bu halkların nasıl, neyi kaybettiklerini bir yüz yıllık kronoloji süreci içerisinde hem bugünü hem tarihi kaynaştırarak bir kurgu içerisinde ele aldım hem de nasıl teselli bulabileceğin ortasında bir çıkarsamaya da vardım.
Evet, yani kuşkusuz Ermeniler karşısında Kürtlerin bir kefaret borcu vardır. Yani bunun bilincinde olunması gerekir. Yine Kürtlerin kendi içlerindeki sorunların giderilmesi noktasında birbirlerine karşı bir borcu vardır. Verme noktasında eğer teselli aranacaksa ve aranıyor, mutlaka, mutlaka o teselli özgürlükle bulunacaktır.
Özgürlük, annelerin, Cumartesi Annelerinin, kaybeden, kaybeden halkların…
Bizim bu süreçteyiz mesela. Biz bu süreçte herkeste bir şeylerin kaybedildiğinden bahsediyor. Ben bu noktadan bakmıyorum. Biz şeyleri kaybetmemişiz. Kazanacağımız çok şeyler vardır, ta ki özgürlük kazanılana kadar. O noktaya varılana kadar.
KARACADAĞ-KAR YANIĞI
Bize Karacadağ ı Anlatabilirmisiniz
Şimdi mesela bütün dünyada küresel kapitalizm egemendir ve bu egemenlik içerisinde bir ikinci yaşama şansı, bir ikinci bir sistem oluşturmak mümkün mü? Şimdi çıkış noktam buydu. Yani mutlaka kavimden geçen bir ses vardı, mutlaka mümkündür diyordu. Yani hiçbir insan, hiçbir kesim, halklar ya da sınıflar, özellikle ezilenler, mevcut olan küresel sistemin mahkûmu değildirler, olamazlar. Mutlaka bir çıkış noktası olmalı.
Bunu düşünürken tabii bütün dünyaya yazacak değildim. Bana bir pilot bölge lazımdı. Yani küçük bir nokta. En iyi bilebildiğim yer Siverek’ti, bir de Karacadağ’dı. Karacadağ’ı şahsen çok görmüş, yaşamış değilim. Yani uzun yıllar cezaevinde olmamdan dolayı. Fakat Karacadağ’la ilgili çok araştırma yaptım. Oranın gelenekleri, töresi, âdetleri, kültürü tabii ki yabancı değildi. Siverek’in hemen yanında bir bütün aşinaydı ve o şekilde Karacadağ ile Siverek’i mekân edindim.
Tabii kapalı bir feodal toplum, kapalı bir feodal toplumda özgürlükçü bir çıkış. Bir yandan feodal baskı, bir yandan devletin jandarma baskısı ve bu aynı zamanda devrimcilerin ulusal, demokratik bir çıkışı. Bin dokuz yüz yetmiş sekiz-seksenli yıllar. Ve bu üçlü dinamik arasında dürüstçe yaşamaya çalışan bir aile babası. Bu aile babasının kaderine ne düşer bu ortamda? Mesela bir insan bir ağaya hayır derse başına ne gelir? Dürüstçe hayır derse, bunu ben yapamam derse başına ne gelir? Evet, her şeye risk edilir. Her şey riske edilir. Öyle bir ortam ve o dürüst insanın izini sürdüm.
Bir yandan belki devrimciler bir kurtuluş noktası olabilirdi ama o bağımsız yaşamayı seçiyor. Tek başına, feodallere asla katılmıyor. Devlet baskısına karşı bir duruşu var. Çünkü dürüstlük öyle bir şey ki insan kendisinden ödün veremez. Kendisini bildiği, kişiliğim, karakterim dediği niteliklerden ödün veremez ama sen veremezsen bedel verirsin. Mutlaka bedel veriyorsun ve bu bedel insanı bir şekilde Don Kişotlaştırıyor ama komik değil.
Bunu özellikle vurgulayayım. Yani Don Kişot dediğim nokta, Don Kişot’un ideallerine vurgu yaparak söylüyorum. Don Kişot ideal bir insandı. Peki, komik olaylara sebep olmuştur, sahne olmuştur ama o Don Kişot’un ideallerini bugünkü ortamda siz yaşatmaya çalışırsanız karşınıza trajedi çıkar. Komik durumlar ortaya çıkmaz. Yani bu anlamda dört ciltlik Karacadağ, bahsettiğim aile babası olan Derviş Yıldız’ın trajedisini sergiliyor.
Aynı şekilde bir halk dürüstçe var olmaya çalışırken, kendi şahsında o halkın kaderini de vurgulamaya çalışıyor. Böyle. Sorun, dedim ya, sadece bir kişinin hikâyesini anlatmak değildir. Önemli olan herkese duygularını arındırabileceği, düşüncelerine bir şeyler kazandırabileceği, bir ufuk verebileceği düşünceyi verebilmektir. Yani bunu özellikle derin düşünerek kaleme almıştım. Bu şekilde yardım.
Bizim kaderimiz ya da trajedimiz dürüst yaşamaktan dolayı değil. Bunu da vurgulayayım. Dürüst yaşamak bize borç. Yani onun karşılığı, bedel ne olursa olsun, halk olarak da birey olarak da biz bu süreçten geldik, bu süreci yaşadık. Kişiliğimizden hiç ödün vermedik. Bir nokta, bir noktada aslında gerek Karacadağ’da gerek de sınırda biz kendi hikâyelerimizi yazdık.
Kendi hikâyelerimizin, kendi sesimiz olmaya çalıştık. Bizi bize gösteren, bizi bize tekrardan tanıtan, ne olduğumuzu gösteren, özellikle yeni nesil gençlerine özellikle söylüyorum bunu, belki onlar doksanlı yılları, seksenli yılları, çok çatışmalı ortamları görmediler, yaşamadılar, bilmiyorlar. Hâliyle kitaplardan öğreneceklerdir. Onlara taşımaya çalıştım bu şekilde. Yani Karacadağ’ın da bu şekilde bir öyküsünün olduğunu söyleyebilirim.
