KENDİNİ UNUTAN İNSAN
KENDİNİ UNUTAN İNSAN
İnsan neden kendinden uzaklaşır? Kendi içinde taşıdığı dünyayı keşfetmek yerine neden ömrünü dış dünyanın peşinde tüketir? Neden biriktirir ama derinleşmez, konuşur ama kendini anlatamaz, yaşar ama yaşamanın anlamına bir türlü ulaşamaz? Belki de insanın en büyük trajedisi, dünyada kendisine bir yer edinmeye çalışırken kendi içindeki yeri kaybetmesidir.
İnsan, hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koşar: Para, mülk, makam, başarı, itibar… Bir şeylere sahip oldukça tamamlanacağını, biraz daha güçlenince huzura kavuşacağını, arzuladığı yere ulaşınca yaşamın anlamını bulacağını düşünür. Fakat her ulaştığı yer, önüne yeni bir hedef çıkarır. Bir türlü bitmeyen bu koşuşturmanın içinde kendisine sormayı unuttuğu soru şudur: Bütün bunlara sahip olurken kendimden ne kaybediyorum?
Belki de insan, sahip olmakla var olmayı birbirine karıştırdığı için yoruluyor. Kendisini sahip olduklarıyla ölçtükçe içindeki boşluğu daha fazla şeyle doldurmaya çalışıyor. Oysa insanın değeri biriktirdiklerinde değil, varlığına kattığı anlamda; gücü elinde tuttuklarında değil, o gücü nasıl kullandığında; dünyada kapladığı yerde değil, başkalarının hayatında bıraktığı izde saklıdır. Mülk insana bir alan açabilir ama bir ruh kazandıramaz. Makam ona sözünü dinletebilir ama hakikatli kılamaz. Başarı alkış getirebilir ama insanın kendi içindeki sessizliği her zaman gideremez.
Peki, ömrün kısa olduğunu bildiğimiz hâlde neden yaşamayı erteliyoruz? Neden sevgiyi söylemiyor, gönül almayı geciktiriyor, dostluğu ihmal ediyor, güzellikleri görmeden günleri tüketiyoruz? Sanki hayatın aslı daha sonra başlayacakmış gibi, bugünü yarına borçlandırıyoruz. Oysa zaman geçmiyor yalnızca; bizden bir şeyler de götürüyor. Söylenmeyen sözler, yaşanmayan duygular, kurulmamış bağlar ve ertelenmiş sevinçler bir gün geri dönmemek üzere hayatımızdan çekiliyor.
İnsan ne zaman anlayacak ki yaşam, hazırlanmakta olduğumuz bir gelecek değil, içinde bulunduğumuz anın kendisidir? Ne zaman fark edecek ki bir dostun sesini duymak, bir insanın acısını paylaşmak, bir ağacın gölgesinde soluklanmak, içtenlikle gülmek ve vicdanının sesine kulak vermek hayatın kenarındaki ayrıntılar değil, tam da hayatın kendisidir?
Burada asıl mesele, insanın anlamla kurduğu ilişkidir. Anlam bilinci, yalnızca neden yaşadığını sormak değil, yaşadıklarının neye hizmet ettiğini görebilmektir. İnsan ne uğruna çalıştığını, neyi koruduğunu, kimi incittiğini, kimin hayatına dokunduğunu ve geride nasıl bir iz bırakacağını düşünmeden yaşadığında, hayatını doldurabilir ama anlamlandıramaz. Günleri işler, görevleri tamamlar, hedeflere ulaşır; fakat bütün bunların içinde kendisinin nerede durduğunu bilemeyebilir. Çünkü anlam, yaşamın dışında bekleyen bir cevap değil, insanın seçimleriyle, ilişkileriyle ve sorumluluklarıyla her gün yeniden kurduğu bir bilinçtir.
Peki, neden kendimiz olmayı bencillikle karıştırıyoruz? Neden kendi isteklerimizi her şeyin önüne koymayı özgürlük, başkasının hakkını gözetmeyi ise bir yük gibi görüyoruz? Oysa kendini bulmak, başkasını kaybetmek değildir. İnsan kendi varlığını tanıdıkça başkasının varlığına da alan açar. Gerçek benlik, duvarların arkasında değil; kendi sınırlarını bilerek, başkasının sınırlarına saygı duyarak gelişir.
Belki de bu yüzden dostluk, hevallik ve yoldaşlık giderek anlam kaybediyor. İlişkilerimizin merkezine insanı değil, beklentiyi; paylaşmayı değil, hesabı; bağlılığı değil, çıkarı yerleştiriyoruz. Birbirimizin yanında bulunuyoruz ama birbirimizin yükünü taşımıyoruz. Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz. Yakınlaşıyoruz ama birbirimize ulaşamıyoruz. Oysa dostluk, bir insanın yalnızca iyi gününde yanında olmak değil, kendisine yabancılaştığında ona hakikatini hatırlatabilmektir. Yoldaşlık, aynı yolda yürümekten önce, birbirinin gelişimine ve özgürlüğüne karşı sorumluluk duymaktır. İnsan, insanda kendine yer bulamadığında kalabalıkların ortasında bile yalnızlaşır.
Bir de kendi düşüncelerimizin içine kapanma hâlimiz var. Neden bildiklerimizi sorgulamaktan korkuyor, yıllardır savunduğumuz fikirleri değiştirmeyi yenilgi sayıyoruz? Neden yanılabileceğimizi kabul etmek yerine yanlışlarımızı savunmaya devam ediyoruz? Çünkü bazen insan için hakikatle karşılaşmak, kendisi hakkında kurduğu hikâyenin yıkılması demektir. Bu nedenle gerçeği aramak yerine kendisini haklı çıkaracak gerekçeler arar. Değişmektense katılaşmayı, öğrenmektense tekrar etmeyi, düşünmektense hüküm vermeyi seçer.
Oysa düşüncenin değeri, ne kadar zamandır bize ait olduğuyla değil, hakikate ne kadar yaklaştığıyla ölçülür. Olgunluk hiç yanılmamak değil, yanıldığını görebilmektir. Derinlik her soruya cevap vermek değil, cevabından emin olduğu yerde bile yeniden düşünebilmektir. İnsan, kendi düşüncesinin tutsağı olmaktan kurtulmadıkça özgürleşemez.
Peki, neden bu kadar öfkeli, sabırsız ve katıyız? Neden küçük meseleleri büyütüyor, çözülebilecek sorunları gururumuza teslim ediyor, birkaç sözle aşılabilecek mesafeleri yıllarca süren kırgınlıklara dönüştürüyoruz? Belki de içimizde anlamlandıramadığımız bir yorgunluk taşıyoruz. Bastırdığımız duygular, dile getiremediğimiz ihtiyaçlar, yüzleşemediğimiz korkular birikiyor; sonra en yakınımızdaki insana öfke olarak yöneliyor.
İnsan kendi içindeki düğümleri çözemedikçe dünyanın bütün düğümlerini daha da sıkılaştırabiliyor. Kendi kırılganlığını tanımadığında sertleşiyor, kendi eksikliğiyle yüzleşemediğinde başkasını küçümsüyor, kendi korkularını anlayamadığında her şeyi kontrol etmek istiyor. Oysa her sertlik güç, her öfke cesaret, her inat kararlılık değildir. Bazen insanın en büyük gücü yumuşayabilmesi, en büyük cesareti özür dileyebilmesi, en büyük olgunluğu ise hayatı gereksiz yere ağırlaştırmamayı öğrenmesidir.
Peki, vicdanımız neden yalnızca başkalarını yargılarken hatırladığımız bir ölçüye dönüşüyor? Başkasının yanlışını büyütürken kendi çıkarlarımızı neden kolayca mazur görüyoruz? Adalet istiyor ama adil davranmakta zorlanıyor; dürüstlük bekliyor ama gerçeğin işimize gelmeyen kısmını saklayabiliyoruz. Belki de insanın en derin çelişkisi, inandığı değerleri kendisine uygulamakta zorlanmasıdır.
Vicdan, başkasının hatasını gösteren bir parmak değil, insanın kendi davranışına da çevirebildiği bir aynadır. Ahlak, kendimizi iyi biri ilan etmek değil, yaptıklarımızın başkalarının hayatında neye dönüştüğünü görebilmektir. Anlam bilinci de burada vicdanla buluşur: İnsan, yaşamının anlamını yalnızca kendisi için kurduğu hedeflerde değil, başkalarına karşı üstlendiği sorumluluklarda da aramaya başlar. Çünkü insanın yaşamı, yalnızca kendisine ait değildir; dokunduğu, etkilediği ve sorumluluğunu taşıdığı hayatlarla da anlam kazanır.
Öyleyse neden kendimizi aramaktan kaçıyoruz? Çünkü kendini aramak, kendisiyle yüzleşmeyi gerektirir. İnsan bazen yıllardır sürdürdüğü alışkanlıkların, savunduğu düşüncelerin ve kurduğu ilişkilerin içinde kendisine ne kadar yabancılaştığını görmek istemez. Oysa kendini bulmak, yeni bir insan icat etmek değil, kendisini kendisinden uzaklaştıran şeyleri tanımaktır. Neyi korkudan yaptığını, neyi alışkanlıktan sürdürdüğünü, neyi gerçekten istediğini ve neyi yalnızca başkalarının beklentilerine cevap vermek için yaşadığını anlayabilmektir.
Belki de bütün yolculuk, insanın kendisine yönelteceği birkaç yalın soruyla başlar: Gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca günleri mi tüketiyorum? Bugün bir insanın hayatını kolaylaştırdım mı, yoksa ona yeni bir yük mü oldum? Haklı çıkmayı mı istiyorum, hakikati mi arıyorum? Sahip olduklarımı mı büyütüyorum, yoksa içimdeki insanı mı? Ve en önemlisi: Benim yaşadığım hayat, benim inandığım değerlerle gerçekten örtüşüyor mu?
Bu soruların kolay cevapları yoktur. Zaten insanı dönüştüren de hazır cevaplar değil, peşini bırakmadığı sorulardır. Hakikat yolculuğu, bir gün bütün sırları çözüp varılacak son bir durak değildir. Her gün kendini yeniden sorgulamak, gerektiğinde yanıldığını kabul etmek, duygularını tanımak, ilişkilerini onarmak ve hayatına kattığın anlamı yeniden düşünmektir.
Ömrümüz kısa. Bu kısalık, bizi daha çok biriktirmeye değil, daha bilinçli yaşamaya çağırıyor. Daha fazla sahip olmaktan önce daha derin bağlar kurmaya; daha çok konuşmaktan önce dinlemeye; daha fazla hüküm vermekten önce anlamaya; daha çok haklı çıkmaktan önce vicdanlı olmaya çağırıyor. Çünkü sonunda geriye yalnızca ne kazandığımız değil, neyi güzelleştirdiğimiz; ne kadar yükseldiğimiz değil, yükselirken kimi geride bıraktığımız; ne kadar yaşadığımız değil, yaşarken neye anlam kattığımız kalacak.
Belki de insanın kendine soracağı en önemli soru şudur: Bunca yıl dünyada yer edinmeye çalıştım; peki, kendi içimde bir yer edinebildim mi?
Kendini bulmak, bütün cevaplara sahip olmak değildir. Bazen doğru sorunun karşısında kaçmadan durabilmektir. Özgürleşmek, her istediğini yapmak değil, seni kendinden uzaklaştıran tutkuların esaretinden kurtulabilmektir. Yaşamak, yalnızca nefes almak değil; hissedebilmek, düşünebilmek, sevebilmek, değişebilmek ve varlığının sorumluluğunu üstlenebilmektir.
Çünkü insanın en büyük kaybı dünyadan bir şey eksilmesi değil, kendi hakikatinden uzaklaşmasıdır. En büyük yoksulluğu sahip olamamak değil, sahip olduklarının içinde anlamını yitirmesidir. En büyük yalnızlığı çevresinde kimsenin bulunmaması değil, kendi ruhuna giden yolu unutmasıdır.
Ve belki de bütün bir insan ömrünün anlamı, şu yalın hakikatte saklıdır: Kendini bulmak, yalnızca kim olduğunu keşfetmek değil; nasıl bir insan olacağına her gün yeniden karar vermektir.
Gürsel Karaaslan
