Türkiye Kürt meselesini değil, kendi tarihsel paradigmasını değiştirmek zorunda

Gürsel Karaaslan

Türkiye bugün bir barış eşiğinde duruyor.

Fakat önümüzdeki mesele yalnızca silahların susması, bir örgütün silahsızlanması ya da Kürt meselesinin yeni bir hukuki çerçeveye kavuşması değildir.

Daha büyük bir meseleyle karşı karşıyayız:

Yüz yıldır kendi farklılıklarıyla sorun yaşayan bir Cumhuriyet, ikinci yüzyılında kendi toplumuyla barışabilecek mi?

Çünkü Kürt meselesi Cumhuriyet’in dışında doğmuş bir sorun değildir. Tam tersine, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devlet ile toplum arasında kurulan ilişkinin en ağır sınavlarından biridir.

Bu nedenle bugün yalnızca “Kürt meselesi nasıl çözülecek?” diye sormak yetmez.

Asıl soru şudur:

Türkiye nasıl bir siyasal toplum olmak istiyor?

Çünkü Kürt meselesinin çözümü, Türkiye’nin nasıl bir devlet, nasıl bir yurttaşlık ve nasıl bir demokrasi anlayışı kuracağı sorusundan artık ayrı düşünülemez.

Belki de bugün geldiğimiz tarihsel eşik tam olarak budur.

1923’te Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye yalnızca yeni bir rejim kurmuyordu.

Çökmüş bir imparatorluğun ardından yeni bir ulus devlet, yeni bir vatandaşlık anlayışı ve yeni bir siyasal kimlik inşa ediliyordu.

Savaşların, parçalanma korkusunun ve dış müdahale endişesinin içinden çıkan yeni ulus devlet için güçlü bir merkez yaratmak tarihsel bir zorunluluk olarak görülüyordu.

Bu koşulları anlamadan Cumhuriyet’in sonraki tercihlerini doğal olarak anlama da zorlanırız.

Fakat kuruluşun içinde daha sonra büyüyecek bir paradoks da vardı:

Birliği sağlamak için güçlendirilen merkez, zamanla toplumun farklılıklarını da bir tehdit olarak görmeye başladı.

Birliği korumak ile çoğulluğu yaşatmak arasındaki demokratik denge kurulamadı.

Kürt meselesi tam da bu tarihsel çatlağın içinde büyüdü.

1925 Şeyh Said İsyanı, Cumhuriyet’in kuruluşundan yalnızca iki yıl sonra devlet ile Kürt toplumu arasındaki ilişkinin ilk büyük kırılmalarından biri oldu.

İsyanın nedenleri tarihçiler tarafından farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Dini, siyasi, aşiret yapıları, merkezileşme ve Kürt kimliği gibi unsurların ağırlığı konusunda farklı değerlendirmeler vardır.

Fakat devletin verdiği cevap tarihsel olarak daha belirleyiciydi.

Takrir-i Sükûn.

İstiklal Mahkemeleri.

Sert güvenlik politikaları.

İsyan bastırıldı.

Fakat mesele çözülmedi.

Çünkü bir ayaklanmayı bastırmak ile bir toplumsal sorunun nedenlerini ortadan kaldırmak aynı şey değildir.

Türkiye’nin sonraki yüz yılı boyunca tekrar tekrar yaşayacağı temel yanılgı belki de burada başladı:

Devlet çatışmayı sona erdirmeyi, sorunu çözmek sandı.

1925 sonrasında Şark Islahat Planı, iskân politikaları, sürgünler ve dil-kimlik alanındaki baskılarla birlikte bölgeye yönelik devlet politikaları daha sistematik hale geldi.

Devletin zihnindeki denklem büyük ölçüde şuydu:

Farklılığı azaltırsak birliği güçlendiririz.

Oysa toplum başka türlü çalışıyordu.

Bastırılan kimlik ortadan kalkmadı; hafızaya dönüştü.

1937-38 Dersim de bu hafızanın en ağır katmanlarından biri oldu.

Dersim’i yalnızca geçmişte kalmış bir askerî operasyon olarak görmek mümkün değildir. Çünkü toplumsal hafıza devletin takvimine göre yaşamaz.

Devlet açısından bir olay kapanabilir.

Toplum açısından kapanmayabilir.

İşte Türkiye’nin Kürt meselesindeki temel sorunlarından biri burada ortaya çıktı:

Devletin kapattığı dosyalar, toplumun hafızasında kapanmadı.

1946’da çok partili hayata geçildi.

1950’de Demokrat Parti iktidara geldi.

Türkiye siyasal olarak değişti.

Fakat devlet-toplum ilişkisinin temel mantığı bütünüyle değişmedi.

1960 darbesi bunun başka bir yüzünü gösterdi.

Seçilmiş hükümet devrildi.

Yassıada yargılamaları yapıldı.

İdamlar gerçekleşti.

1961 Anayasası önemli hak ve özgürlük alanları açarken askerî bürokrasinin siyasal sistem içindeki ağırlığını kurumsallaştıran mekanizmalar da ortaya çıktı.

Türkiye burada çok önemli bir siyasal yanılgı geliştirdi:

Devleti korumak ile demokrasiyi korumak aynı şey sanıldı.

Bazen Cumhuriyet adına, bazen laiklik adına, bazen ilericilik adına, bazen millî güvenlik adına devletin toplum üzerindeki vesayeti meşrulaştırıldı.

Böylece Türkiye’nin demokrasi sorunu yalnızca sağ-sol çatışmasına indirgenemeyecek kadar derinleşti.

Sorunun merkezinde, devletin kendisini toplumdan üstün görebilmesi vardı.

Kürt meselesi de bundan bağımsız değildi.

1960’ların ve 1970’lerin Türkiye’si başka bir Türkiye’ydi.

Üniversiteler hareketleniyor, gençlik siyasallaşıyor, Türkiye solu yükseliyor, dünyada Vietnam’dan Cezayir’e, Küba’dan Filistin’e kadar ulusal kurtuluş mücadeleleri yeni kuşakların siyasal hayal gücünü etkiliyordu.

Kürt kimliği de bu siyasal atmosfer içinde yeniden görünür hale geldi.

“Doğu Miting”leri yapıldı.

Kürt aydınları ve gençleri örgütlenmeye başladı.

Kürt halk önderi Abdullah Öcalan ve PKK de böyle bir tarihsel dünyanın içinden çıktı.

Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin ortaya çıkışını yalnızca etnik bir tepki olarak açıklamak tarihsel gerçekliği eksiltir.

Ortada Kürt kimliğinin inkârına ve baskılanmasına karşı bir tepki olduğu kadar, dönemin devrimci, anti-emperyalist, sosyalist ve ulusal kurtuluşçu düşüncesinin etkisi de vardı.

1970’lerin dünyasında özgürleşmenin yolu çoğu zaman devlet kurmak veya iktidarı ele geçirmek üzerinden düşünülüyordu.

Kürt özgürlük hareketi de başlangıçta bu siyasal paradigmanın içindeydi.

Fakat tarih değişti.

Dünya değişti.

1980 darbesi Türkiye’nin siyasal alanını ezdi.

Binlerce insan tutuklandı.

İşkenceler yaşandı.

Siyasi örgütlenmeler dağıtıldı.

Diyarbakır Cezaevi, Kürt hafızasında devlet şiddetinin en güçlü sembollerinden biri haline geldi.

1984’te PKK’nin silahlı eylemleriyle birlikte Türkiye uzun bir çatışma dönemine girdi.

Sonraki yıllarda devletin güvenlik politikası ile PKK’nin silahlı mücadelesi birbirini besleyen bir şiddet döngüsü oluşturdu.

1990’lar bu döngünün en ağır dönemlerinden biri oldu.

OHAL.

Köy boşaltmaları.

Zorunlu göç.

Faili meçhuller.

Kayıplar.

Cezaevleri.

İşkenceler.

Bu dönemin bütün acılarını tek bir hafızaya indirgemek mümkün değildir.

Kürtlerin yaşadığı devlet şiddeti gerçektir.

Çatışmada hayatını kaybeden askerlerin, polislerin ve sivillerin acısı da gerçektir.

Birinin gerçekliği diğerinin gerçekliğini ortadan kaldırmaz.

Fakat Türkiye yıllarca tam da bunu yaptı.

Acıları yarıştırdı.

Hafızaları birbirine karşı kullandı.

Böylece ortak bir hakikat yerine karşılıklı mağduriyetler üretti.

Oysa bir toplumun barışabilmesi için önce acıların birbirinin düşmanı olmaktan çıkarılması gerekir.

1999’da Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın tutsak edilmesiyle İmralı süreci yeni bir dönem başlattı.

Fakat bir hareketin önderini tutsak etmek, hareketin dayandığı toplumsal sorunu ortadan kaldırmaz.

Çünkü siyasal sorunların ömrü, onları temsil eden kişilerden daha uzundur.

İmralı süreciyle birlikte Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın daha önce gerçekleştirmek istediği ve yarım kalan düşünsel dünyasında da önemli bir dönüşüm ortaya çıktı.

Ulus-devlet merkezli kurtuluş fikrinden uzaklaşarak demokratik toplum, demokratik Cumhuriyet, yerel demokrasi, kadın özgürlüğü, ekoloji ve demokratik konfederalizm gibi kavramları öne çıkaran yeni bir siyasal çerçeve geliştirdi.

Bu düşüncelerin kabul edilip edilmemesi elbette ayrı bir tartışmadır.

Fakat siyasal açıdan gözden kaçırılmaması gereken gerçek şudur:

Bir hareket kendi kuruluş paradigmasını sorgulamaya başlamıştır.

Bu küçümsenecek bir dönüşüm değildir.

Çünkü başta sol olmak üzere siyasal hareketlerin en büyük zaaflarından biri, kendi geçmişlerini sorgulayamamalarıdır.

Dünya değişir.

Toplum değişir.

Koşullar değişir.

Ama onlar kendi kuruluş anlarının kavramlarına hapsolurlar.

Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın sonraki düşünsel serüveninin tartışılması gereken tarafı tam da budur.

Ve bu dönüşüm Türkiye’ye de çok zor bir soru yöneltmektedir:

Bir siyasal hareket kendi paradigmasını değiştirebiliyorsa, devlet neden değiştiremesin?

2002 sonrasında Türkiye yeni bir siyasal döneme girdi.

Askerî vesayetin geriletilmesi, Avrupa Birliği reformları ve Kürt meselesinde ortaya çıkan yeni dil, önceki dönemlerden farklı bir siyasal atmosfer yarattı.

Kürtçe yayın ve kültürel alanlarda açılımlar gerçekleşti.

2009’da açılım süreci başladı.

2013’te çözüm süreciyle birlikte İmralı görüşmeleri yeniden yoğunlaştı.

Türkiye tarihinde önemli bir eşik oluştu.

Devlet ile Kürt özgürlük hareketi arasında doğrudan siyasi müzakere zemini ortaya çıktı.

2015’te Dolmabahçe Mutabakatı olarak bilinen açıklama yeni bir siyasal çözüm beklentisini güçlendirdi.

Fakat süreç sürdürülemedi.

2015’ten sonra çatışmalar yeniden başladı.

Sur, Cizre ve Nusaybin başta olmak üzere birçok yerde ağır çatışmalar yaşandı.

Türkiye bir kez daha aynı tarihsel duvara çarptı:

Barışı konuşabildi ama barışı kurumsallaştıramadı.

Çünkü barış yalnızca dar çıkarcı ve sadece kötülükten beslenen ve şeklen siyasi görünen ama özünde siyasasi rantçı olan tacir ve tüccar aktörlerin iradesine bırakılabilecek kadar küçük bir mesele değildir.

Barışın hukukta, kurumlarda ve toplumda karşılığı oluşmadan hiçbir siyasi mutabakat kalıcı hale gelemez.

2016 sonrasında Türkiye yeni bir merkezileşme dönemine girdi.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından olağanüstü hal uygulamaları, 2017 anayasa değişikliği ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasal yapıyı yeniden şekillendirdi.

Kürt siyasetinde belediyelere kayyım atanması gibi uygulamalar ise yerel demokratik temsil meselesini yeniden ülkenin gündemine taşıdı.

Burada Türkiye’nin daha eski bir sorunu yeniden görünür hale geldi:

Merkez topluma ne kadar güveniyor?

Bir yurttaşın yaşadığı kentte, ilçede veya köyde kendi hayatı hakkında söz sahibi olması neden devletin bütünlüğüne tehdit olsun?

Aslında burada Kürt meselesinden daha büyük bir demokrasi problemi vardır.

Çünkü yerel demokrasi yalnız Kürtlerin değil, bütün yurttaşların hakkıdır.

Merkeziyetçilik yalnızca idari bir tercih değildir.

Bir siyasal zihniyettir.

Ve bu zihniyet değişmeden demokratik Cumhuriyet fikrinin toplumsal karşılığını bulması zordur.

Bugün 2026.

Türkiye yeniden bir barış eşiğinde.

Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın yeni döneme ilişkin çağrıları, PKK’nin silahlı mücadele paradigmasını sona erdirmeye yönelik gelişmeler ve bunun ardından tartışılan yeni yasal çerçeve, Türkiye’nin artık meseleyi yalnızca güvenlik politikalarıyla yönetemeyeceği bir noktaya geldiğini gösteriyor.

Fakat burada çok kritik bir ayrım var.

Silah bırakmanın hukuki çerçevesini oluşturmak başka, silaha ihtiyaç bırakmayan demokratik bir siyasal düzen kurmak başka şeydir.

Eğer yeni hukuki düzenleme yalnızca silahlı yapının tasfiyesine ilişkin teknik bir çerçeve olarak kalırsa, Türkiye tarihsel fırsatın yalnızca bir bölümünü kullanmış olur.

Ama bu süreç;

eşit yurttaşlık,

hukuk güvencesi,

siyasi temsil,

yerel demokrasi,

kimlik ve dil özgürlüğü,

demokratik katılım

ve çatışmanın yarattığı toplumsal yükün hukuk içinde çözülmesiyle birlikte ele alınırsa, o zaman mesele bir güvenlik dosyasından çıkar ve demokratik Cumhuriyet’in kuruluş meselesine dönüşür.

Çünkü:

Silah bırakmak çatışmanın sonudur.
Demokratik hukuk ise çatışmayı yeniden üretmeyen düzenin başlangıcıdır.

2026’nın ve Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın tarihsel önemi tam da burada yatıyor.

Fakat Türkiye’nin önündeki en büyük tehlikelerden biri, barışı geçmişin rövanşına dönüştürmektir.

Kürtlerin yaşadığı acılar gerçektir.

Devletin ağır sorumlulukları vardır.

Faili meçhuller, zorunlu göçler, köy boşaltmaları, işkenceler ve hukuksuzluklar hafızadan silinemez.

Ama çatışmada hayatını kaybeden askerlerin, polislerin ve sivillerin acıları da gerçektir.

Birinin acısını kabul etmek için diğerinin acısını inkâr etmek zorunda değiliz.

Tam tersine:

Gerçek barış, birbirinin acısını tanıyabilme ahlakıdır.

Hafıza ile rövanşı birbirinden ayırmak zorundayız.

Hafıza geçmişi unutmamaktır.

Rövanş ise geçmişin hesabını bugünün insanından sormaktır.

Türkiye yüz yıl boyunca bu ikisini birbirine karıştırdı.

Artık ayırmak zorunda.

Çünkü geçmişin hesabını bugünün çocuklarından sorarsak, yarının çatışmasını bugünden üretmiş oluruz.

İşte demokratik Cumhuriyet fikrinin asıl anlamı burada ortaya çıkıyor.

Demokratik Cumhuriyet, Kürtlerin Türkiye’ye sonradan dahil edilmesi değildir.

Kürtlerin ve bütün farklı kimliklerin eşit yurttaşlar olarak zaten bu ülkenin ortak siyasal öznesi olduğunun kabul edilmesidir.

Kürtlerin eşitliği Türklerin kaybı değildir.

Kürt kimliğinin tanınması Cumhuriyet’in zayıflaması değildir.

Yerel demokrasinin güçlenmesi devletin parçalanması değildir.

Çoğulluk kaos değildir.

Tam tersine:

Eşitlik üzerine kurulmuş çoğulluk, demokratik bir toplumun en büyük gücüdür.

Bu nedenle Kürt meselesini çözmek, Kürtlere bazı haklar vermekten çok daha büyük bir meseledir.

Devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin değişmesidir.

Bugüne kadar yanlış soruyu sorduk.

“Türkiye Kürtlere ne verecek?” dedik.

Oysa soru bu değil.

Türkiye kendi yurttaşına ne verecek?

Eşitlik mi?

Özgürlük mü?

Hukuk mu?

Güven mi?

Söz hakkı mı?

Yoksa yine güvenlik duvarları arkasında kurulmuş bir yurttaşlık mı?

Kürt meselesi bu nedenle yalnız Kürtlerin meselesi değildir.

Türklerin de meselesidir.

Çünkü bir halkın eşitliğini kabul etmek başka bir halkın hakkından vazgeçmek değildir.

Tam tersine, herkesin hakkını güvence altına alan bir siyasal düzen kurmaktır.

Bu nedenle bugün Sayın Bahçeli,sayın Erdoğan ve Kürt halk önderi Abdullah Öcalan üzerinden yürüyen tartışmaları bu tarihsel arka planını bilerek okumak bugünü iyi anlamanıza neden olur.

Her üçü de tarihsel açıdan önemli aktörlerdir.

Ve barış gerçekleşir demokratik Cumhuriyet inşa adamları atılırsa herkes yaşayacaktır.

Kürtler burada olacaktır.

Türkler burada olacaktır.

Aleviler, Sünniler, sekülerler, muhafazakârlar ve farklı hayat biçimleri burada olacaktır.

Asıl mesele, bütün bu farklılıkların nasıl bir siyasal düzen içinde yaşayacağıdır.

Bu yüzden barış demokratikleşmenin tarihsel ilk adımıdır.

Barış, toplumun birbirini yeniden tanımasıdır.

Cumhuriyet’in ilk yüzyılında temel soru büyük ölçüde şuydu:

“Devleti nasıl kuracağız?”

İkinci yüzyılın temel sorusu artık başka olmalıdır:

“Toplumu nasıl birlikte yaşatacağız?”

Bu küçük bir kelime değişikliği değildir.

Bir paradigma değişikliğidir.

Devlet merkezinden toplum merkezine geçmektir.

Teklikten çoğulluğa geçmektir.

Tahakkümden katılıma geçmektir.

Korkudan güvene geçmektir.

Kimliği bastırmaktan kimliği güvence altına almaya geçmektir.

Ve en önemlisi:

Devletin toplumu biçimlendirdiği Cumhuriyet’ten, toplumun devleti demokratik duyarlılığa çağırdı demokratik Cumhuriyet’e geçmektir.

Türkiye’nin yüz yıllık hikâyesine baktığımızda çok şeyin değiştiğini görüyoruz.

İktidarlar değişti.

Partiler değişti.

Anayasalar değişti.

Devlet içindeki güç dengeleri değişti.

Fakat daha derinde duran bir anlayış birçok kez kendisini yeniden üretti:

Devleti ele geçirme siyaseti.

Türkiye’de siyaset uzun süre devleti demokratik duyarlılığı çekmekten çok, devlete sahip olma mücadelesi olarak yaşandı.

Bir dönem devlet laikliğin.

Bir dönem milliyetçiliğin.

Bir dönem güvenliğin.

Bir dönem Cumhuriyetçiliğin.

Bir dönem muhafazakârlığın taşıyıcısı olarak görüldü.

Fakat devletin toplumun ortak hukuk düzeni olduğu fikri hiçbir zaman yeterince kökleşmedi.

Demokratik Cumhuriyet tam da bu nedenle yalnızca bir anayasa değişikliği meselesi değildir.

Bir zihniyet değişikliğidir.

Devletin sahibi olma fikrinden vazgeçmektir.

Çünkü demokratik duyarlılığa sahip bir devlette devlet kimsenin mülkü değildir.

Ne Türklerin.

Ne Kürtlerin.

Ne bir partinin.

Ne bir ideolojinin.

Ne de herhangi bir siyasal sınıfın.

Devlet yurttaşların ortak hukuk düzenidir.

Bu nedenle 2026’daki yeni barış ve hukuki çerçeve arayışını yalnızca bir “Kürt açılımı” olarak görmek de yanlıştır.

Bu süreç doğru kurulursa, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından çok daha büyük bir tarihsel anlam taşıyabilir.

Belki de Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının gerçek kurucu tartışması burada başlayacaktır.

Çünkü ilk kuruluşta mesele devletin varlığıydı.

Bugün mesele devletin niteliğidir.

İlk kuruluşta merkezileşme bir zorunluluk olarak görüldü.

Bugün demokratikleşme bir zorunluluktur.

İlk kuruluşta farklılıklar çoğu zaman bütünlüğün karşıtı olarak görüldü.

Bugün farklılıkları güvenceye almak bütünlüğün şartıdır.

Çünkü artık biliyoruz:

Korkuyla tutulan birlik, birlik değildir.

Eşitlikle kurulan birlik ise daha güçlüdür.

Türkiye’nin önünde bugün iki yol var.

Birincisi, yüz yıllık alışkanlıkları yeniden üretmek:

Güvenlik.

Şüphe.

Merkezileşme.

Kimlik korkusu.

Siyasi kutuplaşma.

Geçmişin rövanşı.

İkincisi ise daha zor olan yol:

Hafıza.

Hukuk.

Eşitlik.

Çoğulluk.

Yerel demokrasi.

Siyasi özgürlük.

Kadın özgürlüğü

Karşılıklı güven.

Ortak yurttaşlık.

Birinci yol Türkiye’yi geçmişte tutar.

İkinci yol Türkiye’yi demokratik Cumhuriyet fikrinin gerçek anlamına taşır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru artık:

“Kim kazandı?”

olmamalıdır.

Asıl soru:

“Bu ülke neyi değiştirmeye cesaret edecek?”

Çünkü barış bir tarafın diğerine yenilmesi değildir.

Barış, iki tarafın da kendi eski siyasal alışkanlıklarını aşabilmesidir.

Kürt özgürlük hareketinin kendi paradigmasını değiştirmesi önemliyse, Türkiye’nin de kendi paradigmasını değiştirmesi zorunludur.

Çünkü yalnız Kürtlerin değişmesi Türkiye’yi demokratikleştirmez.

Türkiye’nin kendisi değişmelidir.

Yüz yıl önce Cumhuriyet’i kurduk.

Şimdi onu demokratikleştirmek zorundayız.

Geçmişi silerek değil.

Geçmişi hatırlayarak ama geçmişin esiri olmayarak.

Rövanş yerine adaleti,

inkâr yerine tanınmayı,

tahakküm yerine eşitliği,

merkezî vesayet yerine katılımı,

korku yerine güveni,

tekçilik yerine çoğulluğu koyarak.

Çünkü demokratik Cumhuriyet, herkesin birbirine benzediği bir düzen değildir.

Birbirine benzemeyen insanların eşit yaşayabildiği düzendir.

Ve belki de yüz yıllık düğümün çözümü tam burada yatıyor.

Kürt meselesi çözüldüğünde yalnızca Kürtlerin hayatı değişmeyecek.

Türkiye’nin devlet anlayışı değişecek.

Yurttaşlık anlayışı değişecek.

Demokrasi anlayışı değişecek.

Geçmişle kurduğu ilişki değişecek.

Türkiye kendi tarihine ilk kez yalnız kazananların ve kaybedenlerin gözünden değil, birlikte yaşamak zorunda olan insanların gözünden bakmayı öğrenebilecek.

O zaman mesele yalnız Kürt meselesini çözmek olmayacak.

Türkiye’nin kendisiyle barışması olacak.

Ve belki demokratik Cumhuriyet tam da o gün başlayacak:

Kimsenin özgürlüğünü başkasının kaybı olarak görmediği;

kimsenin devleti kendisinin mülkü sanmadığı;

kimsenin kimliği nedeniyle eksik yurttaş olmadığı;

hukukun iktidarın aracı değil yurttaşın güvencesi olduğu gün.

Çünkü gerçek barış yalnızca silahların sustuğu gün değildir.

Gerçek barış, hiç kimsenin özgür olmak için bir başkasının yenilmesine ihtiyaç duymadığı gün başlayacaktır.

Ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının asıl kuruluş cümlesi belki de budur:

Devleti koruyan bir Cumhuriyet’ten, insanı koruyan demokratik Cumhuriyet’e geçmek.

Tags:

No responses yet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Latest Comments