NASIL YAŞAMALI
NASIL YAŞAMALI
İnsanlık tarihinin en temel sorularından biri belki de şudur: Nasıl yaşamalı?
Bu soru yalnızca bireyin kendi yaşamına ilişkin bir soru değildir. Aynı zamanda nasıl bir toplumda, nasıl ilişkiler içinde, hangi değerler etrafında ve nasıl bir gelecek tasavvuruyla yaşayacağımızı da belirler. Çünkü insan, tek başına var olan bir varlık değildir. Kendisini ailesiyle, arkadaşlarıyla, komşularıyla, yaşadığı toplumla, doğayla ve içinde bulunduğu tarihsel koşullarla birlikte kurar.
Abdullah Öcalan’ın toplumsal çözümlemelerinde bu nedenle birey ile toplum birbirinden kopuk ele alınmaz. Özellikle Demokratik Uygarlık Manifestosu boyunca geliştirdiği “ahlaki ve politik toplum” kavramı, nasıl yaşanması gerektiğine ilişkin düşüncesinin temel taşlarından biridir. Ona göre toplumun yalnızca ekonomik ihtiyaçları karşılayan bir yapı olarak değil, kendi kararlarını alabilen, ahlaki değerler üretebilen ve siyasal yaşamına katılabilen canlı bir organizma olarak düşünülmesi gerekir.
Özgürlük, yalnız kalmak değildir
Günümüzde özgürlük çoğu zaman “istediğini yapmak” biçiminde anlaşılabiliyor. Oysa Sayın Öcalan’ın düşüncesinde özgürlük, yalnızlaşmak veya toplumdan kopmak değil; insanın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olması ve bunu başkalarının özgürlüğünü yok etmeden gerçekleştirebilmesidir.
Bu nedenle özgür birey, toplumdan kaçan birey değildir. Tam tersine, toplumsal ilişkiler içerisinde kendi iradesini geliştirebilen bireydir.
Sayın Öcalan’ın Demokratik Uygarlık Manifestosunda vurguladığı üzere, insan toplumunun temel niteliği “ahlaki ve politik” olmaktır. Bu yaklaşımda ahlak, yalnızca bireysel davranış kurallarından ibaret değildir; insanların birbirlerine ve topluma karşı sorumluluklarını ifade eder. Politika ise yalnızca profesyonel siyasetçilerin işi değil, toplumun kendi yaşamına ilişkin kararları birlikte alabilmesidir.
Dolayısıyla nasıl yaşanmalı? sorusunun ilk cevabı şudur:
Kendi yaşamımızın öznesi olarak, başkalarının yaşam hakkını ve özgürlüğünü de gözeterek yaşamalıyız.
Komün: Birlikte yaşamanın hücresidir.
Demokratik komünal toplum düşüncesinin merkezinde komün kavramı bulunur.
Komün, yalnızca insanların aynı yerde bulunması değildir. Bir mahallede, köyde, sokakta veya başka bir toplulukta yaşayan insanların ortak sorunlarını birlikte konuşması, çözüm üretmesi ve karar süreçlerine katılmasıdır.
Bu anlayışta toplum, bireylerin birbirinden tamamen bağımsız olduğu bir toplam değildir.
Sayın Öcalan’ın eserlerinde komün, toplumun temel örgütlenme biçimlerinden biri ve toplumsal yaşamın “ana hücresi” olarak ele alınır.
Bu bakış açısından bir mahallede yaşayan insanların;
çocukların eğitimini,
yaşlıların ihtiyaçlarını,
çevrenin korunmasını,
ekonomik dayanışmayı,
kültürel faaliyetleri,
ortak yaşam alanlarını
birlikte tartışması, komünal yaşamın somut ifadeleri olabilir.
Buradaki temel düşünce şudur:
Toplumun sorunlarını yalnızca yukarıdan gelecek çözümlere bırakmak yerine, toplumun kendisini çözümün öznesi haline getirmek.
Demokrasi sandıktan ibaret değildir
Demokrasi çoğu zaman seçimlerle sınırlı düşünülür. Oysa demokratik toplum fikri, seçim dönemlerinin ötesinde günlük yaşamın tamamına yayılan bir katılım anlayışını savunur.
İnsanların yalnızca birkaç yılda bir oy kullanması değil, kendi mahalleleri, kentleri, çalışma alanları ve sosyal yaşamları hakkında söz söyleyebilmesi önemlidir.
Sayın Öcalan’ın demokratik toplum anlayışında yerel demokrasi bu nedenle önemli bir yere sahiptir. Son dönem çalışmalarında da komünler, kooperatifler, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler üzerinden toplumun karar süreçlerine daha fazla katılması gerektiği vurgulanmaktadır.
Bu anlayışın özü basittir:
İnsan, kendi yaşamını ilgilendiren konularda yalnızca yönetilen değil, karar veren de olmalıdır.
Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşebilir mi?
“Nasıl yaşanmalı?” sorusunun bir başka boyutu kadın-erkek ilişkileridir.
Sayın Öcalan’ın düşünce sisteminde kadın özgürlüğü, toplumsal özgürlük tartışmasının merkezinde ele alınır. Çünkü aileden çalışma yaşamına, siyasetten eğitime kadar toplumsal ilişkilerin önemli bir bölümünü kadın ve erkek arasındaki ilişkiler belirler.
Kadının iradesinin sınırlandırıldığı, emeğinin görünmez kılındığı veya toplumsal karar mekanizmalarından dışlandığı bir toplumun bütünüyle özgür olduğu söylenemez.
Bu nedenle demokratik toplum fikrinde kadınların yalnızca toplumun herhangi bir unsuru olarak değil, toplumsal dönüşümün aktif özneleri olarak görülmesi gerektiği savunulur. Demokratik modernite yaklaşımında kadın özgürlüğü, demokrasi ve ekolojiyle birlikte temel başlıklardan biri olarak ele alınmaktadır.
Burada mesele yalnızca kadınların yönetime katılması değildir.
Asıl mesele, kadın ve erkek arasındaki ilişkinin tahakkümden karşılıklı saygı ve özgürlüğe doğru dönüşmesidir.
Doğayla savaşmadan yaşamak
İnsanlığın “nasıl yaşamalı?” sorusuna vereceği cevap, doğayla nasıl ilişki kurduğuyla da ilgilidir.
Doğayı yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak görmek, insanı da doğadan koparır. Oysa insan doğanın dışında değildir.
Demokratik modernite düşüncesinde ekoloji bu nedenle tali bir mesele olarak değil, yaşamın temel unsurlarından biri olarak değerlendirilir. Ekolojik yaşam; üretimin, tüketimin ve kentleşmenin doğayla uyumlu hale getirilmesini gerektirir.
Bugün bir ağacı korumak, suyu kirletmemek, toprağı verimli kullanmak veya tüketimi sorgulamak yalnızca “çevrecilik” değildir.
Bunlar aynı zamanda gelecek kuşaklara karşı sorumluluk meselesidir.
Ekonomi: Daha çok tüketmek mi, birlikte üretmek mi?
Modern insanın yaşamı büyük ölçüde tüketim üzerinden tanımlanıyor.
Daha büyük ev, daha fazla eşya, daha fazla tüketim ve daha fazla bireysel kazanç çoğu zaman başarı ölçüsü haline getiriliyor.
Komünal toplum düşüncesi ise ekonomiye başka bir açıdan yaklaşır: Ekonomi, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak ve insanların yaşamını güvence altına almak için vardır.
Bu noktada kooperatifler, ortak üretim modelleri ve yerel dayanışma ağları önem kazanır.
Amaç herkesin aynı şekilde yaşaması değildir. Amaç, ekonomik yaşamın insanları birbirine rakip ve birbirine bağımlı hale getiren bir mekanizma olmaktan çıkarılıp dayanışmayı güçlendiren bir yapıya dönüştürülmesidir.
Dolayısıyla soru yalnızca:
“Ne kadar kazanıyorum?”
olmamalıdır.
Bunun yanında:
“Nasıl üretiyorum, kiminle üretiyorum ve ürettiğim şey toplumun yaşamına ne katıyor?”
sorularını da sormak gerekir.
Farklılıklarla birlikte yaşamak
Demokratik toplum fikrinin önemli unsurlarından biri de farklılıkların ortadan kaldırılması yerine onların birlikte yaşayabilmesidir.
Dil, kültür, inanç, düşünce ve yaşam biçimlerindeki farklılıklar toplumun zenginliği olarak görülebilir.
Sayın Öcalan’ın demokratik toplum yaklaşımında tek tipleştirme yerine farklılıkların demokratik birliktelik içinde yaşayabilmesi öne çıkar. Demokratik Uygarlık Manifestosunda da demokratik toplum, farklı toplumsal kimliklerin kendi kültür ve kimlikleriyle birlikte yaşayabildiği çoğulcu bir yapı olarak ele alınır.
Bu anlayış açısından birlikte yaşamak, herkesin aynı olması anlamına gelmez.
Tam tersine:
Farklılıklarımızı koruyarak ortak bir yaşam kurabilmek, birlikte yaşamanın daha güçlü biçimlerinden biridir.
Eğitim: Kendini ve toplumu tanımak
Nasıl yaşanması gerektiği sorusunun eğitim boyutu da vardır.
Eğitim yalnızca meslek sahibi olmak veya sınav kazanmak için yapılmaz. İnsan, kendisini, toplumu, tarihi ve doğayı anlayabildiği ölçüde daha bilinçli bir yaşam kurabilir.
Bu nedenle eleştirel düşünce, araştırma, tartışma ve kendini geliştirme demokratik toplum açısından önem taşır.
Özgür birey, her söylenene inanmak yerine soru sorabilen bireydir.
“Bana ne anlatılıyor?” kadar,
“Bunun doğruluğunu nasıl anlayabilirim?”
diye sorabilmek de özgürlüğün bir parçasıdır.
Nasıl yaşamalı?
Belki de bütün bu tartışmaların sonunda cevap tek bir cümleye indirgenemez.
Ama bir yaşam anlayışı oluşturabiliriz:
İnsan, kendisini başkasının üzerinde kurmadan yaşamalıdır.
Özgürlüğünü başkasının özgürlüğünün yok edilmesi üzerine kurmamalıdır.
Toplumdan kopmadan birey olmalı, bireyi yok etmeden toplumsal olabilmelidir.
Kadınla erkek arasında tahakküm değil eşitlik ve özgürlük ilişkisi kurmalıdır.
Doğayı tüketilecek bir nesne olarak değil, yaşamın parçası olarak görmelidir.
Farklılıkları tehdit olarak değil, toplumsal zenginlik olarak değerlendirmelidir.
Ekonomiyi yalnızca kârın değil, insan ihtiyaçlarının hizmetine koymalıdır.
Kararları mümkün olduğunca toplumun kendisinin tartışıp alabileceği demokratik mekanizmalar geliştirmelidir.
Ve belki de en önemlisi:
İnsan, nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsa onun küçük bir örneğini kendi yaşamında kurmaya başlamalıdır.
Çünkü demokratik toplum yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda bir yaşam biçimidir.
Komün yalnızca bir örgütlenme modeli değil, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkinin biçimidir.
Özgürlük yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
Demokrasi yalnızca sandık değil, günlük yaşamda söz ve karar sahibi olmaktır.
Ekoloji yalnızca doğayı korumak değil, insanın kendisini doğanın bir parçası olarak görmesidir.
Ve toplum yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değil; birlikte üreten, düşünen, tartışan, karar alan ve geleceğini kurmaya çalışan insanların ortak yaşamıdır.
Bu nedenle “Nasıl yaşanmalı?” sorusu aslında hepimizin kendisine sorması gereken başka bir soruya dönüşür:
“Nasıl bir yaşamı birlikte kurmak istiyoruz?”
Bu sorunun cevabı hazır değildir.
Cevap; günlük yaşamda, ilişkilerimizde, dayanışmamızda, aldığımız kararlarda, birbirimize gösterdiğimiz saygıda ve geleceğe karşı taşıdığımız sorumlulukta sürekli yeniden kurulacaktır.
Belki de gerçek özgürlük, yalnızca başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak değil; o dünyanın değerlerini bugünden kendi yaşamımızda yaratmaya başlamaktır.
